Akabi ve Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat Romanları Karşılaştırma

Türk Edebiyatı

Akabi ve Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat

18. yüzyılda gerilemeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılın başlarında gerek toprak ve gerekse nüfus bakımından dünyanın en büyük devletlerinden biri olma konumunu koruyor olsa da hızla gelişen ve değişen Avrupa karşısında modernleşme ihtiyacı hisseder. Osmanlı modernleşmesi, Avrupa’da olduğu gibi bireyin varoluş haklarını içine alarak gelişen, geleneksel ve tarımsal toplumun kentsel ve laik bir sanayi toplumuna dönüşmesini sağlayan, kapitalizmin eşlik ettiği bir süreç değildir. Tam tersine Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığı ve bütünlüğünü korumayı amaçlayan, devlet tarafından dikte edilen bir değişim sistematiğidir. Böyle başlamasına rağmen toplumunun yapısında, yaşam biçiminde ve düşün yapısında önemli değişimlere yol açtığı göz ardı edilemez. Erkekleri egemen gören ve kadını ötekileştirip eve hapis eden baskıcı cinsiyet düzeninde ilk kez bazı değişiklikler talep edilmeye başlanmış, geleneksel yapıyı fazla sarsmadan da olsa birey olma kavramı ön plana çıkmaya başlamıştır. Akabi ve Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat

Bu modernleşme çabaları dahilinde edebiyatımıza da yeni yazın türleri girer. Murat Belge Türkiye’de roman türünün kullanıma girişini şöyle ifade eder: “Romanın türü İngiltere’de doğmuş, Fransa’da ise uzun süre gelişememişti. Orada da büyük ustaları olan önemli bir sanat türü olması için burjuva devriminin tamamlanması gerekmişti. Türkiye içinde böyle bir durum söz konusudur. Tanzimat’la birlikte Türkiye burjuva düzenine bilinçli şekilde yönelinceye kadar roman yazılamadı. Türkiye’de Batılılaşma akımının kendine özgü yapısı dolayısıyla, roman, belirli bir okur kitlesinin beğenisine ve gereksinimlerine cevap vermek üzere değil, Batı’da yazıldığı için yazıldı.” Kısaca, sanayileşme sonrası bireyselliğe yönelen kapitalist burjuva kültürünün kendini ifade şekli olarak Avrupa’da ortaya çıkan roman Osmanlı toplumu benzer bir ekonomik süreçten geçmediği için Türk edebiyatı benzer bir kültürel birikim yaratamamıştır.

Modernleşme sürecinin getirisi olan roman türünün ilk örneklerinde konu edinilen aşkın halk hikaye geleneğindeki içerikle örtüştüğünü söyleyebiliriz. Bu dönem romanı türsel olarak batılı roman ekolüne dayanırken meselelere bakış açısı ve üstlendiği toplumsal işlev açısından yerel malzemeyi kullanmayı, halk edebiyatına gönderme yapmayı temel almıştır.

Bu yazıda ele alacağım Akabi ve Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat romanlarının yüzeysel anlatıdaki aşk temasının halk hikayeleri ile bağlantısını somutlaştırırken, üretilen karakterleri toplumun aynası olarak kabul edip, birey olma yolundaki duruşlarını incelemeye çalışacağım.

Her iki romanı da, Osmanlı İmparatorluğu şemsiyesi altında var olan toplulukların sosyal yapısındaki değişimin edebiyata yansıması olarak kabul edebiliriz. 19. yüzyıl İstanbul’unda geçen bu aşk hikayelerinde, Türk ve Batı edebiyatından izler buluruz. Ön planda bir aşk hikayesinin yer aldığı bu romanlar, arka planda devrin siyasi, sosyal ve kültür açmazlarında bireyin varoluş meselesini ortaya koymaktadır. Bu haliyle her iki eserde, sadece modern romana geçişin değil, geleneksel toplumdan bireyin yükselişininde yazılı bir simgesidir.

Akabi ve Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat Romanlarında Birey Olma Mücadelesi

Akabi

1851’de yayınlanan Vartan Paşa’nın Akabi Hikâyesi romanı, Tietze’nin çabalarıyla Türk Edebiyatında ilk roman olarak kabul görmeye başlamıştır. Akabi ve Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat

Sonu trajedi ile biten bir aşk hikâyesini anlatan romanın kahramanları Akabi ve Hagop adında biri Katolik Ermeni diğeri Ortodoks Ermeni olan iki gençtir. Farklı mezheplerden olmalarını umursamayan iki aşığın mutluluğu, ailelerinin durumu öğrenmesi ile son bulur. Akabi’nin, Hagop ile birlikte olmasını istemeyen amcası, Akabi’nin başkasıyla evlendiği yalanını söyler, Hagop’a. Hagop üzüntüsünden, hastalanır ve yataklara düşer. Bunlardan habersiz olan Akabi, mektuplarına cevap alamayınca umutsuzluğa düşer ve intihara kalkışır. Akabi’nin son mektubunu tesadüfen ele geçiren Hagop kandırıldığını anlayarak sevgilisini intihardan kurtarmak için yollara düşer ancak başına olmadık işler gelir. Karakoldan kurtulduğunda ise sevgilisini elinde bir zehir şişesi ile uçurumun kenarında bulur. Duyduğu seslerin Hagop’a ait olduğunu anlamayan Akabi zehri içerek uçurumdan denize atlar. Akabi’nin peşinden denize atlayan Hagop onu boğulmakta kurtarsa da zehirlenmekten kurtaramaz. Akabi’nin ölmesinin ardından kısa süre sonra Hagop da üzüntüsünden hastalanarak ölür.

Hikâyeyi saran yan anlatılarda mevcuttur. Anna ve Bogos’un imkânsız aşkı, Rupening ve Fulik’in evliliği, Sofi Dudu ve Hamparcum’un evliliği üzerinden o dönemdeki yaşantıya ve anlayışa tanık oluruz.

Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat

Şemseddin Sami’nin 1872’de yayınladığı Taaşşuk-ı Talat ile Fitnat romanında da sonu trajedi ile biten bir aşk hikâyesi anlatılır. Bu roman hala Türk Edebiyat Tarihinde ilk roman olarak kabul görmektedir. Romanın kahramanları Talat ve Fitnat ilk görüşte birbirlerine âşık olurlar. Hacı Babanın, evlatlığının dışarıya çıkıp kimseyle görüşmesine izin vermediğini öğrenen Talat, tek çareyi kadın kılığına girerek Fitnat’a nakış gösteren Şerife Kadınla tanışmakta bulur ve böylece Fitnat’la tanışma imkânı yakalar. Şerife Kadın’ın amacı zengin ve dul bir adam olan Ali Bey ile Fitnat’ı evlendirmektir. Fitnat ise bu haberi duyunca çılgına döner. Ragıbe’ye bu haberi verdiği gün, Ragıbe’nin Talat olduğu gerçeğini öğrenir. Fitnat’a kumpas kuran ev halkı onu Ali Bey ile evlendirir. Fitnat, Ali Bey’e başkasına âşık olduğunu söyler. Aralarındaki tartışma esnasında Ali Bey, Fitnat’ın boynundan kopan ve elinde kalan muskayı açıp okuduğunda onun öz kızı olduğunu öğrenir. Ali Bey telaşla Fitnat’ın odasına geri döndüğünde vakit çok geçtir, genç kız intihar etmiştir. Bu arada Talat da gelir. O da sevgilisini kanlar içinde görünce dayanamaz ve ölür. Şuur kaybı geçiren Ali Bey de kısa bir süre sonra ölür.

Bu hikayeyi de sarmalayan yan anlatılar mevcuttur. Saliha ve Rıfat’ın evlilikle taçlanan aşkı, Ali Bey ve Zekiye’nin mutsuz biten evliliği, Zekiye’nin Hacı baba ile zorunlu evliliği ve Ali bey ile Fitnat’ın trajik evliliği.

Her iki romanda da sonu ölümle biten bir aşk hikâyesi görürüz. İlk bakışta Kerem ile Aslı halk hikâyesi gelir aklımıza. Halk hikayeleri İslami dönemde oluşmuş edebi eserlerdir. Bu hikâyeler Müslüman halkın siyasi, sosyal ve kültürel yapısından izler taşır. “Kerem ile Aslı” hikâyesinde Müslüman bir genç olan Kerem, keşişin kızı Aslı’ya âşık olur. Hikaye boyunca bu dini farklılıktan kaynaklanan çatışmayı görürüz. Bu dünyada kavuşamayan âşıkların diğer dünyada kavuşacaklarına dair halk inanışının bu hikâyelerde yer alması önemli bir unsurdur. Halk hikâyelerinde karakterler toplumsal birer motiftir. Murat Belge, Ian Watt’tın görüşlerinden yola çıkarak roman karakterlerini şöyle tanımlar: “(…) roman, öncelikle somut, özel insan tekinin bireysel yaşantısını, bireysel zamanı ve konumu içinde veren bir edebiyat türü olarak ortaya çıkmıştır.” Dini ya da mistik bakış açısı romanda yerini bedensel, bireysel bir aşk anlayışına bırakmıştır.

Diğer dikkat çekici nokta iki romanın da ana karakterinin yazar tarafından olumlanması ve bu karakterlerin romanların sonunda ölmeleridir. Halk hikayesi geleneğindeki ölüm tarzıdır bu, kavuşamayan aşıkların diğer dünyada kavuşacaklarına dair geleneksel beklentinin karşılanması. Öte yandan tüm ana karakterlerin ölümünden sorumlu olan geleneksel düşünce kalıpları ve erkeklerdir. Erkek karakterlerin ölümüne nedende erkektir, çünkü sistem erkek egemenliği üstüne kurulmuştur, sisteme uymayan çarklarda bertaraf edilir. Bu geleneksel toplumda da kapitalist düzende de böyledir, tek fark bireyin ön plana çıkmasıdır.

Ön planda bir aşk hikayesinin anlatıldığı bu metinlerde arka planda birey olmayı engelleyen toplumsal değerleri sorgulama vardır. Akabi’de din – mezhep kıskacında toplumsal değerlerin inançların yanlışlığı irdelenirken, bu düzenin içinden sıyrılıp birey olmaya çalışan Hagop’un duruşu ön plana çıkarılır. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta ise geleneksel evlenme modeli eleştirilirken, bireylerin toplumsal değer yargılarına başkaldırması üzerinden toplum eğitilmeye çalışılır.

Akabi’de kadın, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta erkek karakterin ön planda olması kayda değer bir farklılıktır. Nicole van Os, Osmanlı’daki cinsiyet düzeninin tek bir şekil olmadığı, toplum içindeki millet, sınıf gibi ayrımlarla değiştiğini, ifade eder. Birinci eserin, ikinciden yirmi yıl önce yazıldığı düşünülürse Osmanlı İmparatorluğu içindeki azınlıklarda kadının bireyselleşme serüveninin daha önce başladığından söz edebiliriz. Akabi ve Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat

Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta Talat’ın kadınlar hakkında düşüncelerini ortaya koyması birey olma yolunda bir göstergedir: “- Ah biçare kadınlar, neler çekerlermiş! Biz erkekler onları kukla mesabesinde kullanıyoruz. Yolda serbest ve rahat yürümelerine mani oluruz. Bu ne rezalet! Ne küstahlık! Bir erkek tanımadığı bir başka erkeğe rasgelse, yüzüne bakmaz, söz söylemez. Lâkin tanımadığı ve hiç başka defa görmediği bir kadına rastgeldigi gibi, gülerek yüzüne bakmaya ve söz söylemeye başlar ve kovsalar bile yanından ayrılmaz. Demek oluyor ki, biz karıları insan sırasına koymayız. Kendimizi eglendirmek için onların ruhunu sıkarız.”

Akabi’de Hagop’ta Batılı değerleri savunarak, kendi bireysel duruşunun önünü açar: “Ben de sizin gibi çok defa bu mülhazeler ile insanın sefil haline acı duymusum dır, çünki kisi gendu fiiline sahib olmadıgınden mada’ düsüncelerini bile çok defa cahilin tansibine muvafık olan hususlere tabi itmis dir, nasıl ki söz söylediniz, kisinin ise gendu mülhazeleri gayreti ile serbest olacak zira haktaal’anın insane ihsan iylediyi aklden daha al’a bir sey olamaz: Yaradıcıyı tanımage, hakkı nahakkden fark itmeye aklimizden gayrı ne bulabiliriz, öyle ise bize hedie olan ol güzel kudureti gendu halinde saklamayub niçun aherin müradıne tabi itmeliyiz: nsan gendu hakkıne sahib deyil mi: Tangrı beni ademi hal’k itdiyi zaman gendu idaresi içun aklden gayrı kangı seyi gösterdi, eyilik ve fenalık bizim elimzide deyil mi dir. Mutlu yahud sefil olmamız bizim idaremizden ileru gelen bir keyfiet deyil mi dir. bu suretde bizi sefil itmeye cahd idenlere karsu gelub hakkımız talab itmeliyiz, ve gendulerinin kibirieti yahud iddialerini ileru götürmek içun bizi al’at misillu kullanmalerine rey virmelimiyiz.”

Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta okumak isteyen Saliha’nın okuldan alınması ve buna karşı çıkarak ailesi ile çatışması, ailesi istemediği halde Rıfat ile evlenmesi, Talat’ın kadın kıyafeti giyerek sevgilisinin yanına gitmesi bireyin toplumsal normlara başkaldırmasını simgeler. Fitnat’ın Ali Bey’e başkasına aşık olduğunu söylemesi de genel normların kırılıp var olan koşullara bir başkaldırı temsilidir.

Devletin dayattığı modernleşme olgusu içinde bireyin mevcut değerleri sorgulamaya başlaması, kendine göre cevaplar üretmesi de birey olma mücadelesinin ayak izleridir. Bu durum, Mehmet Kaplan’a göre, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta şöyle vurgulanmıştır: “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat romanında, âşıklar sadece ıstırap çekmekle kalmazlar, kendilerini bedbaht eden şartların üzerinde düşünürler, düşünceleri ile bu şartlara karşı çıkarlar. Bu romanın Türk edebiyatına getirdiği yeniliklerden biri, insanları bedbaht eden sosyal şartlara, gelenek ve göreneklere karşı tabiat, hürriyet, müsavat adına şiddetli bir protestoyu ihtiva etmesidir.”

Evlilik toplumsal bir dayatmadır, aşk ise bedensel arzuları içerir. Bu nedenle aşkın bireyselliğe vurgu yaptığını söyleyebiliriz. Bu açıdan bakıldığında bu eserlerde anlatılan aşk, geleneksel kadın erkek ilişkisi anlayışıyla uyuşmaz, geleneksel toplumsal yapıya dolayısıyla bunu dikte eden siyasi düzene karşıdır. Yine de bu aşk, Flaubert, Tolstoy gibi o dönem yazarların eserlerinde yer alan cinsiyet içeriğine henüz erişmemiştir. Romantiklerin en önemli öğesi aşktır, ama bu aşk idealize edilmiştir. Romantiklerin aşık oldukları kişiler kusursuzdur, adeta bir melektir. Asla kötü bir şeyler yapmazlar ve asla zarar vermezler. Romantiklerin aşklarının en önemli noktası sadakattir. Realistler içinse durum tam tersidir. Realistler cinselliği işlerler, aldatılmayı işlerler.

19. yüzyıl Avrupa edebiyatı için romantizmden realizme geçiş dönemidir. Bizde ise roman türünün yeni var olduğu bu dönem romantizm etkisindedir. Klasik edebiyat akımına tepki olarak 18. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan romantizmin temel özelliği insanın yaratma özgürlüğü önündeki her şeye karşı çıkmasıdır. Romantizme tepki olarak doğan realizm ise var olanı olduğu gibi anlatma çabasındadır. Realist romanın en ünlü isimlerinden biri kuşkusuz Gustave Flaubert’dir. Onun 1857’de yayınladığı Madam Bovary adlı eseri döneme damgasını vurmuştur.

Madam Bovary, dizginleyemediği arzularının peşinde dibe doğru sürüklenen ve çözümü arsenik içerek ölmekte bulan bir kadının hikâyesini anlatır. Kapitalizmin bireye dayattığı aşırı tüketim arzusunun yıkıcı sonu gözler önüne serilir.

Madam Bovary’nin bizim incelememiz açısından bir diğer özelliği ise zamanın belirli cinsiyet rollerine ters düşen konulara işaret ediyor olmasıdır. Emma son derece dişi bir karakter olmasına rağmen eşi ile olan ilişkisinde dominant bir karakter izlenimi yaratır, arzularına sahiplenmesiyle de net bir ferdi tavır sergiler.

Aynı dönemde yazılan bu üç eserdeki temel fark, ilk ikisinde aşk kutsal olarak kabul görürken Madam Bovary’de cinsel arzu nesnesine dönüşmesinde yatar. Emma’da birey olma sürecini tamamlayamamış bir karakterdir, ama burjuvazinin tuzağına düştüğünü fark ettiği an her şeyi yok sayarak kendi bireysel seçimini yapar. Ondaki ölüm tercihinde sevgiliyle ilahi buluşma düşüncesi yoktur.

Sonuç olarak, Tanzimat Edebiyatının ilklerinden sayılan her iki romanında 19. yüzyıl romantik romanlarının etkisini taşıdığı açıktır. Yapısal olarak halk hikayelerindeki aşk-engel-son çizgisini sadık kalınarak yine halk hikayelerindeki fedakar, asil, birbirinin ardından ölümü giden karakter yapısı kullanılmıştır. Ama karakterler halk hikayelerinden farklı olarak sadece toplumsal birer motif değil yavaş yavaş varlığını, dolayısıyla toplumsal değerleri sorgulamaya başlayan tekil bireylerdir. Bu birey olma, aynı dönemde yazılan Emma karakteri kadar gerçekçi, arzu ve istekleri ön planda olan, toplumsal değerleri yok sayma pahasına bir meydan okuma değildir. Akabi ve Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat

Kaynakça

Belge, Murat. Edebiyat Üstüne Yazılar. İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.

Erginci, Erkan.” Öteki Metinler, Öteki Kadınlar: Ermeni Harfli Türkçe Romanlar ve Kadın İmgesi” Yüksek Lisans Tezi, Bilkent Üniversitesi, 2007.

Flaubert, Gustave. Madam Bovary. Çev. Sâmih Tiryakioğlu. İstanbul: İletişim Yayınları, 2015.

Kaplan, Mehmet. “Taaşşuk – ı Tal’at ve Fitnat Romanının Yeni Türk Edebiyatına Getirdikleri”. Besinci Milletler Arası Türkoloji Kongresi Tebliğleri Cilt I. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1985.

Kaygana, Mehmet. “Taaşşuk-ı Tâl’at ve Fitnat’ta kadın ve problemleri” Sosyal Bilimler Dergisi, 2004.

Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış. İstanbul: İletişim Yayınları, 2001.

Şemseddin, Sami. Taaşşuk-ı Tâl’at ve Fitnat. Ankara: Akçağ Yayınları, 1999.

Van Os, Nicole A. N. M. “Osmanlı Müslümanlarında Feminizm”. Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce 1. Cumhuriyet’e Devreden Düşünce Mirası Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi. Ed. Tanıl Bora ve Murat Gültekingil. İstanbul: İletişim Yayınları, 2001. (erişim 21.12.2015)

Vartan Pasa. Akabi Hikâyesi. Haz: Andreas Tietze. İstanbul: Eren Yayıncılık, 1991.

Muazzez Hanım’ın Aşığı


Hayat Sorgusu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum Yapın

:)