Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Tutunamayanlar

Okunası Kitaplar

Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Tutunamayanlar

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ironik öğeleriyle yaşamı sorgulayan, doğu ile batı arasında kalmış bir toplumun tereddüdünün romanıdır. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı ise insanı kendi kendisiyle yüzleşmeye davet eden, yalnızlık ve anlaşılmama temel izlekleri ile düşünen ve sorgulayan bireyin toplumun tutunanlarına karşı ironik duruşunu deşifre eder. Her iki romanda kimlik meselesi sorunsalı ve toplumsal eleştiri çerçevesinde ironik bir duruş sergileyen, kendi döneminin klasik değerlerini alt üst eden birer değillemedir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Tutunamayanlar

Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Tutunamayanlar

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün Hayri İrdal’ı, Tanzimat Dönemi öncesi, Tanzimat Dönemi, Cumhuriyet’in kuruluşu ve sonrasında modernleşme sancıları çeken Türk toplumunun aykırı bir ferdidir. Aykırıdır, çünkü var olduğu toplum tarafından çok kabul görmemiş, toplumun ne içinde ne dışında kalmış kendine münhasır bir şahsiyettir. Bu nedenle onun gözünden, onun yorumuyla anlatır modernleşme sancıları. Hayri İrdal karakteri roman boyunca neredeyse hiç değişmez. Onun sabit duruşu etrafında diğer karakterler değişir, dönüşür. Bu ikilem karşılıklı diyaloglarla yansıtılır okuyucuya, karakterler sürekli hareket halindedir buda çok sesli bir yapıya zemin hazırlar. Tekil anlatıcı ve tekil bakış açısı nedeniyle monolojik olarak tanımlanacak bu roman yer verilen diyaloglar sayesinde bu tanımlamadan sıyrılır, ama yine de çoksesliliği gerçeklediği söylenemez.

Tutunamayanlar romanında ise gerçek ile hayal birbirine dolanır, karakterlerin iç konuşmalarından yapılan alıntılar çok sesliliğin temel direkleri gibidir. Bakhtin’in karnaval roman tipi olarak tanımladığı, “çoksesli” roman anlayışını gerçekleyen bu eserde, biçiminde herhangi bir hiyerarşiye tabi olmayan tutunan- tutunamayan, rasyonel – irrasyonel, gerçek -oyun, bilgelik – aptallık gibi karşıt değerler ve söylemler çoğulcu bir platformda kendilerine yer bulurlar. Fakat bu erkek egemen bir dünyanın çoksesliliğidir, kadının sesi duyulmaz. Erkek karakterler, düzeni reddettikleri kurgusal evrenlerinde kadınlara eş ve sevgili olmanın ötesinde bir rol vermezler. Kadın karakterler ev işleri ile uğraşıp çocuk bakmanın veya erkeğin aşk arayışında piyon olmanın dışında bir varlık gösteremeyen, özgür birey olma hakkından yoksun, toplumsal cinsiyetin öngördüğü kadınlık rollerine mahkum edilmiş tiplerdir.

Anlatım tarzı ironi yöntemiyle yapılan hiciv

Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış adlı eserinde Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün değerlendirmesini yaparken, bu romanın anlatım tarzının ironi yöntemiyle yapılan hiciv olduğunu yazar. “Gerçek bunun tersi; İrdal insan ruhunun asilliğini değil bayağılığını anlamıştır; doğru dürüst yürümesini bile bilmeyen karısı Pakize’nin de zıpırın biri olduğunu sonra öğreniriz, İrdal’ın faydalı bir iş yaptığına inanmadığını da. Yani, bu ironie yöntemiyle yapılan hicivdir. Yazarın söyledikleri kastettiklerinin tam tersi demektir.”[1] Öte yandan “Hasta Saatler, Bozuk Sıhhatler” adlı makalesinde Süha Oğuzertem’in getirdiği yorum, yukarıdaki söylem ile çelişir. “Tanpınar’ın bu romanının bütün yapıtları içinde bir istisna ve yazarın diğer kurmacalarından daha tarihsel, daha toplumsal ve daha eleştirel olduğunu düşünmediğim gibi, bu doğrultudaki verilerin zayıflığına bakarak, bu romanın ‘hiciv’ olarak tanımlanabileceğini de sanmıyorum.”[2] Oğuzertem’e göre Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki anlatım tarzı ironik alegoridir. Nurdan Gürbilek, “Oyun ve Adalet” adlı makalesinde Oğuz Atay’ın mizahını, oyun ve adalet kavramları dahilinde değerlendirerek Atay’da hiciv olmadığı savında bulunur. Gürbilek, Atay’da hicivci bir kişilik olmadığını, onun romanlarında doğruyla yanlışı ayıracak zeminin kayganlaştığı bir ironik tutum bulunduğunu söyler.[3] Her iki romanda ironi, Türk aydınının varoluş sorunlarını ortaya çıkarmak için bir araç olarak kullanılırken, hiciv Türk aydınının kendini gerçeklemesini engelleyen, bireyselleşmesine ket vuran olguları odağına alır.

Kimlik meselesi sorunsalı

Her iki romanda göze çarpan diğer bir özellik kimlik meselesi sorunsalı ve toplumsal eleştiriyi barındırma şekilleridir. Batılılaşma sevdasıyla kurulan Saatleri Ayarlama Enstitüsü Batılıların/Amerikalıların gelişiyle tarihe karışır. Amerikalı heyet enstitünün fonksiyonunu sorgular, aldığı cevapla tatmin olmaz ve enstitünün sonunu hazırlar. Batı emperyalizminin dayatmacı güdümüyle kimlik bunalımına giren, geçmişine sırtını dönen bir toplumun eleştirisi bir ayarla son bulur.

Oğuz Atay ise toplumun yanlış gidişatını saptar, ama bir çözüm peşinde koşmaz, romanda açıkça söylediği gibi okuyucusunu sarsma, kendini gerçekleme sevdasındadır. “Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan, ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik.”[4] Oğuz Atay verdiği bir röportajda Turgut karakteri üzerinden kimlik sorunsalına ve bunun çözümsüzlüğüne şöyle değinir : “Turgut, bütün çabasına rağmen tutunamıyor. Bu açıdan Selim kadar akıllı değil. Belki de Turgut, bir kişinin, bir tutunamayanlar prensinin ortaya çıkarak, hepsi adına sonuna kadar dayanmasını istediği için kata, arabaya ve küçük burjuva nimetlerine boş verip tutunamamayı seçiyor. Selim’le birlikte Selim öldükten sonra yola çıkıyor. Son olarak bir trende görmüşler onu. Belki yolculuğu bitmemiştir daha.”[5]

Edebiyat tarihimizde ilk post-modern roman

Atay’ın kurmaca tekniğini başarılı kullanımı, anlatı içinde anlatı özelliğine hakimiyeti, eleştirisini ironi üzerinden şekillendirmesi ve bunu mizahi bir havada sunması bu konumlamayı pekiştirir. Turgut Özben, Selim Işık, Esat, Süleyman Kargı, Metin ve Günsel’inin hikayeleri kurmaca içinde kurmacanın en somut örnekleridir. “Sonun Başlangıcı” adlı bölümde gazeteciye gelen bir mektup ile üst-kurmaca başlar. Turgut Özben ve Selim’in hikayelerinin anlatılmaya başlaması ile alt anlatılara geçiş yapılır. Diğer karakter ve hikayelerin devreye girmesi ile olayların, bir kişinin bakış açısından değil de birden fazla kişinin bakış açısı ile anlatılması sağlanır. “Yayımlayıcının Açıklaması” bölümünde romandaki kişi ve karakterlerin tamamen hayal ürünü olduğu ve gerçek ile bağlantılarının olmadığına vurgu yapılarak okuyucuya bir oyun içinde oldukları hatırlatılır: “…romandaki kişilerin ülkemiz insanlarıyla bir benzerliği olmadığını düşündüğümüzün de bilinmesini isteriz. Belki masal havası içinde kişiliklerini daha iyi bulmuş olacak bu kahramanların toplumsal yapımıza uymadığı bir gerçektir.[6]

Saatleri Ayarlama Enstitüsü ise bir durum anlatısından çok, sonuçsuz bir döngünün sembollerle, imgelerle, ironiyle yoğrulduğu, toplumsal bir eleştiriye, tarihsellik kıskacında ev sahipliği yapan yarı simgesel, yarı nevrotik, yarı gerçekçi bir anlatıdır, bu özellikleriyle modernist roman kategorisinde yerini alır. Romanda gündelik hayatla dalga geçilmesi ve yaşamdaki garipliklerin eleştirilmesi modernizmin olmazsa olmaz “her şeyi sorgulama” kuralıyla paraleldir.

Sonuç olarak; Batının modernite baskısı karşısında Türk toplumunun kimlik arayışı, inşası ve koruması zor bir yolculuk olmuştur. Türk toplumu, burjuva ideolojisinin yarattığı konformizm, Türk devriminin ideolojik tercihlerinin ve uygulamalarının yarattığı kültürel kriz, Marksizmi temel alan sol hareket ve dini inançların çizdiği alan arasında hızlı bir devinime eşlik etmiştir. Bunun sonucu olarak modernist ve postmodernist romanlarda hızla değişen, dönüşen hayata uyum sağlayamadığı için kendi kimliğiyle çelişen ve yalnızlaşan aydın tipi, en çok işlenen konudur. Tanpınar ve Atay, toplumsal sorunları bireysel ölçeğe indirgeyerek,  bireysel sorunları toplumsal ölçeğe çekerek, Türk toplumunun varoluş sorunsalına benzersiz bir ironi getirmişlerdir. 11 yıl ara ile yayınlanan bu iki roman Türk toplumunda hiçbir şeyin değişmediğinin ve değişmeyeceğinin habercisi gibidir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Tutunamayanlar

Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında daha fazla bilgi için burayı tıklayın!

Kaynakça
[1] Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış ( İstanbul: İletişim Yayınları, 1997),241
[2] Süha Oğuzertem‚ “Hasta Saatler, Bozuk Sıhhatler: Enstitü Sorununa Babasız Bir Yaklaşım”, “Bir Gül Bu Karanlıklarda” Tanpınar Üzerine Yazılar, haz., Abdullah Uçman, Handan İnci (İstanbul: 3F Yayınları, 2008), 465
[3] Nurdan Gürbilek, “Oyun ve Adalet”, Ev Ödevi (İstanbul: Metis Yayınları, 1999), 9-33
[4] Oğuz Atay, Tutunamayanlar ( İstanbul: İletişim Yayınları, 1998),541
[5] Pakize Kutlu, “Oğuz Atay ile Söyleşi” Yeni Ortam Dergisi, 30 Eylül 1972
[6] Oğuz Atay, Tutunamayanlar (İstanbul: İletişim Yayınları, 1998), 22

Yorum Yapın

:)